Osmanlı Türk Cihân İmparatorluğu Denemesi Yönünde

Osmanlı Türk Cihân İmparatorluğu Denemesi Yönünde

“Hasta adam” vâdesinin dolduğunu anladı, vârisleri olan dört torununu yanına çağırdı.

Birinci Torun, dikkatleri üzerine çekmekten hoşlanan, saygıdan uzak, vefâdan yoksun, dünyâlık ikrâma düşkün bir kimse idi.

Varoluşsal kaygı ve ürpertiden kaynaklanan gâflet içerisinde bir hayat sürerdi. Bu kişilik yapısı nedeniyle, kendisine dâimâ güçlü yöneticiler edinir, maddî güce iye olan kimselere dalkavukluk ederek hayatını sağlama alırdı.

İkinci Torun ise gâyet içine kapanık, yaratıcılıktan ve derin idrâkten yoksun bir kimse idi. Bir o kadar da vefâlı olduğundan ‘kendisine öğretilen’ âdetlere uyar, ecdâda saygı duyar, lâkin gelişime kapalılığından ötürü bir ilerleme kaydedemezdi. Meselâ ölüm döşeğindeki  dedesine özenir, onun gibi giyinir, hareketlerini onun ölçüsünce ayarlar ve onu taklîd ederek yaşamını sürdürürdü.

Üçüncü Torun’u betimlemek  için bir çok söz söylenebilir; lâkin “kibirlilik” onu en güzel tasvîr edecek huyu idi.

İnsânların hatâlarını yüzlerine vurur, hâlden anlamazdı. Geçmişte yapılan hatâları sürekli gündemde tutarak karşısındakini kırar, onun özgüvenini yitirmesine neden olurdu. Ancak bu kişilik yapısı, en çok kendisine zarar vermişti; çünkü zamanla insânları kendisinden soğutmuş, yalnızlaşmıştı. Kibirli olduğundan, herkeste bir kusur bulmuş; örnek alacak, tutunacak bir dal bulamamış ve kendisini dar bir dünyâya hapsetmişti. Bir ihtimâl, ona yardım edip yaşamına düzen vermesi için yaklaşan kimseye “Benim düzeltilecek bir yanım yoktur! Ben hatâ içermeyecek kadar denetimli ve plânlı bir hayat yaşıyorum. Yücelmek için senin gibi bir pejmürdeden öğrenecek şeyim yok!” diye hakâret eder ve bu kimseyi kendisinden uzaklaştırırdı.

Hasta Adam,  varoluşunu sürdürebilmek adına birçok çileye katlanmış, yorulmuş, ama bununla birlikte pek çok hatâya düşmüş, tanımadığı kimselere güvenmiş, sadâkat beklediği kimselerin ihânetine uğramış,  hattâ bâzen kendi kanından olanları, varoluş amacına ters görerek incitmiş ve kendisinden soğutup uzaklaştırmıştı.

İşte artık ömür süresi tükenmiş, belli bir vâde ile memur kılınan her vesîle gibi;  kendisi de, şu dünyâdaki yerini bir başkasına bırakmaya yüz tutmuştu.

Dört torununa dönüp: “Artık benim vaktim geldi. Mevcûdiyetimi sürdürmeye dâir, tahteşşuûrumda yer etmiş bâzı endîşelerim ve her insânoğlunda fıtren bulunan yükselme arzum, etrâfta kötü bir iz bırakmama sebebiyet verdi; lâkin bunların hîçbirisi bana bir zâlim, bir gâfil olduğum nazariyle bakmanızı  haklı kılmaz. Hepimiz küllî irâdenin tecellîsinde bir vazîfe ile memur kılınmış zerrecikleriz. Hayırlara vesîle olmayı dilerken, belâya sebebiyet vermek de mümkîndir.

Sizlere huzûr ve esenlik içerisinde bir mekânı , bir hayatı mirâs bırakmayı dilerdim; mamafih, bir ömür dolusu memûriyetimden elimde kalanı ve sizin nasîbinizi teşkîl edecek olanı budur.

Şol âciz ve hasta adamın size nasîhatı şudur ki, beni hor görmeyiniz. Size asıl mirâsım, dirliğimde başıma gelen hâdiseleri ihtivâ’ eden hâtıralarımdır. Bunları iyice dinleyip kendi dirliğinizi, nasîbiniz olanlar üzerine en sağlam şekilde inşâ etmeyi mefkûre edinin.”

Hasta Adam, nasîhat içeren  sözlerini bitirdiğinde Üçüncü Torun, her zamanki tavrını sürdürdü ve hiddetle “Benim senden öğrenecek hiçbir şeyim yok yaşlı ve hasta adam! Bir de kendini acındırıp duruyorsun.Yaptığın hatâlar yüzünden keşke sâdece kendine zararın dokunmuş olsa idi; lâkin hepimiz senin yüzünden berbâd bir hayât sürüyoruz! Senin mirâsını da nasîhatını da istemem. Ben kendi başımın çâresine bakarım.” diye azarladı Hasta Adam’ı.

Hasta Adam başını eğdi; lâkin geçmişteki hatâlarının pişmânlığı ile değil, hiç beklemediği bu tepkinin hüznüyle. Çünkü hatâlarının farkındaydı; fakat şu dünyâda hangimiz mükemmeldik ki?

Hepimiz memûru olduğumuz vazîfeyi yerine getirirken, yazgının kendini gerçekleştirmesinde birer vesîleden ibâret olarak solup gitmekte ve evvelce ayırdına varamayacağımız hatâlara gayriihtiyârî düşmekte değil miydik zâten?

Hasta Adam’ın üzüntülü hâlini gören Dördüncü Torun, kendisine yakışan üslûbu bozmadan tepkisini ortaya koyar ve kardeşine dönerek:

“Haddini bilmiyor, kendini dev aynasında görüyorsun. Hepimiz hatâlara düşebiliriz; ancak geçmişte hatâya düşenlerin yerine kendimizi koyup, onlara saygı duymazsak bizden sonrakilerden hangi hakla saygı bekleriz?” der.

Bunun üzerine, kibirli Üçüncü Torun “Sen ne anlarsın bre ahmak! Tutturmuşsun bir  ‘vefâ’ sözü, bilmişlik taslıyorsun. Benim sizlere ihtiyâcım yok, kendi hayâtıma gene kendim karar veririm! Sizlerin ahmakça hatâlarına neden düşeyim, benim ne kadar ihtiyâtlı olduğumu bilmez misiniz?” der yanıt bile beklemeden kapıyı çarpıp gider.

Güçlülere dalkavukluk ederek yaşamını ikame ettiren Birinci Torun da, kibirli kardeşi Üçüncü Torun’dan aldığı cesâretle “Benim de senin gibi âciz bir adamın hâtıralarına, nasîhatına ihtiyâcım yok! Pek zengin ve görgülü dostlar edindim. Onlar şüphesiz ki bana arka çıkacaklar ve beni ferâha erdireceklerdir! Senin hatâlarını da, mirâs dediğin şu yıkık virâneyi de istemez; hepsini al da başına çal. Ben çok daha konforlu olan lüks mekânlara, gösterişli kıyâfetlere, raks âlemlerine ve misk kokulu hanımlara lâyığım!” der küstâhça.

Hasta Adam’ın üzüntüsü kat be kat artmıştır. Birinci Torun’a döner, göz yaşlarını zorlukla tutarak, ağlamaklı bir ses tonu ile şu sözleri dile getirir:

“ Senin hâlin, başından aşağısı toprağa gömülü iken çevresindeki kalabalığı görüp sevinen ve onlardan yardım dileyen kişininkine benzer.

Hâlbuki, bu kalabalık, seni toprağa gömen ve recmetmek için orada bulunan suçlular yığınıdır; ellerindeki taşlar ise, medenî bir yurdun inşâsına temel atılırken kullanılmak için değil bir zavallıya fırlatılmak içindir.

Suçun mu? O kalabalıktakilerden daha büyük bir suçun olması gerekmez; zayıf olan sensin ve bu yığının ellerindeki taşlar, sana atıldığı gibi, aynı zamanda bu insân yığınının kendi iç dünyâlarındaki suçluluk duygusuna da atılıyor.

Varlıklarını mezâlimle meşrû kılabileceklerini düşünenler, asıl suçlulardır.

Onlar aslında “mevcûd bulunmanın” ve bu mevcûdiyetin sürüyor olmasının ta kendisinden kaynaklanan bir tür endîşe ve ürperti içerisindedirler, ancak şu yanılgılarını kâbullenmezler:

“Recm taşları, toprağa gömülü bir zavallıyı öldürür; lâkin fırlatanların içindeki suçluluk duygusuna can katar.”

Sana evvelce uzatılan dost elini zehir, şimdi fırlatılan taşları ise ilâç belledin.

Belli ki sen,  idrâkten uzak ve zâyıf karakterli kimse, şu dünyâda yok edilmeye memursun; onlar ise yok etmeye güdülmüşler.

Sen şüphesiz ki, vicdânını satıp yüreğini sağırlaştıranlardansın.

Bunları sözlemek, bilirim ki netîceyi değiştirmeyecek ve yazgı işlemesi gereken yolda ilerleyecek.

Bil ki, ne yürek sağırları felâketi idrâke isti’dâdlı; ne de yüreğiyle görenler onun gelişini durdurmaya kâdir. “

Lâkin, dalkavuk kişilikli Birinci Torun’un, kocamış ve zayıf düşmüş insânları dinlemeye tahammülü bile yoktu. Onun saygısı, ancak güç sâhibi olanlara idi.

Hasta Adam, sürekli kendisini taklîd ederek hayatını sürdüren ve hiçbir gelişme kaydedemeyip yapmacık bir mâneviyâtın karanlığına boğulan, hem de bununla çelişki oluşturduğu hâlde, alışkın olduğu ve kurtulamadığı lükse, debdebeye  köle olmuş bulunan İkinci Torun’a döner ve şunları dile getirir:

Hatâlarımı iz’ânla karşılamak ve onlardan ders çıkarmak yerine, onları görmezden geliyor ve beni taklîd etmeye çabalıyorsun.

Hatâ yapmak tabiîdir ve hattâ her insânın tekâmülü, yâni pişmesi için şarttır. Asıl ahmakça olanı ise hatâyı tekrârlamaktır.

Bu gittiğin hak yol değildir. Benim hayâtımın bir kısmı gözünü kamaştıracak kadar parlaktı. Lâkin sen diğer kısımları görmezden gelip, bu parlak olanı kendine bir fener edindin. Elindeki o parlak ve süslü fener gözünü öylece kamaştırmış ki; gittiğin yolun aydınlığa değil karangıya vardığını idrâk edemiyorsun. Belki de bu fenerden medet umuyor, sana yardım edeceğini düşünüyorsun.

Bir rüzgâr esintisi ile sönecek olan o zayıf çerağ, seni karanlığın ortasında yeni bir ışık bekler durumda bırakacak, yeni bir imdâda mütenezzil kılacaktır. Peki bunca eziyete katlanmaya değer mi? Bunca çamurlu yolu çekmek yerine, neden aydınlık olan yola sapmıyor, neden Doğa Ana’nın sımsıcak kollarında özlem gidermiyorsun?

Sana “Duru dirlik erkinliktir” diyenleri hor görüyorsun; lâkin kendine bu eziyet kâfî değil midir?”

İkinci Torun, Hasta Adam’ın neden bahsettiğini bile idrâk edememişti. Hasta Adam’ın bu yönde bir ümîdi de yoktu zâten.

Ancak Dördüncü Torun, hâlden anlardı. Hatâlar da dâhil, her hâdisenin oluşum sürecini zamânın ve mekânın koşullarına göre muhâkeme eder; uzunca düşünmelerin ardından yargıya varır ve her zaman bardağın dolu yanını görmeye gayret gösterirdi; bunun aksini eylemek, kişiyi karamsarlığa sürüklemekten başka neye yarardı ki?

Onun bu iyimserliği, hiçbir zaman; kendini bilmezce bir hayalperestliğe, dünyâya tozpembe baktıran ahmâkça bir hâle varmaz, gerçeklerden uzaklaşmazdı.

Hasta Adam, bir tek Dördüncü Torun’a büyük bir güven duyuyor ve ancak ondan iz’ân bekliyordu. Bu hislerle, Dördüncü Torun’a dönerek:

“ Duygularına eremiyorlar, düşüncelerini idrâk edemiyorlar, sende birtakım gariplikler buluyorlar diye sakın ha, sıradan kimseleri hor görme; bülbülün şakıması, sanma ki güllerin duymaya istidâdındandır. Senin  de nasîbin şakıyarak, gülün kendi dikenleriyle açtığı yarayı otamak; lâkin anlaşılmaya tenezzül bile etmeden, gülün bağrında bir mekân dilemeden vazîfeni tamâm edip sessizce uçup gitmektir.

“Geliyor!” dendiğinde seni zavallı bir meczûb yerine koyanlar;  sebebi değil, sâdece ulağı olmakla vazîfelendirildiğin felâketi yaşıyorlarken  “Albız alsın! Biz ki yanılanlardanmışız. Acep ne büyük mezâlime ortak olduk?”  diyecekler ve senin fıtrî esenliğinden bir dem almağa koşacaklardır.

Doğuştanlığının tek bir zerresi yüzünden bile hicâba kapılmayı bir acz bil; esâs utanılacak araz, bu zerrelerin her birinin “Yüce Dilek”e varmak için birer vesîle olacağını idrâk edememektir.”

***

Bâzen soğuk ve kuru akademik söylemlerle, karmaşık matematiksel denklemlerle anlatılması pek zor olan birtakım konular, bu türden edebî soyutlamalar yolu ile çok daha kolay dile getirilebilir.

Millî efsâneleri, şiirleri bizim için önemli kılan da; ırkın dimağında yer etmiş hâdiseleri, gelecek nesillere mecâzlar (metaforlar), edebî temsiller (alegoriler)  yolu ile aktarmalarıdır.

Burada sizlerin de tâhmîn edeceğiniz üzere; dalkavuk Birinci Torun, Kurtuluş Savaşı yıllarında; mandacılar, işbirlikçiler, vatan hainleri olarak karşımıza çıktı. Günümüzde kimleri temsîl ettiklerini söylemeye gerek bile duymuyorum.

“Hasta Adam”ı taklîd ederek yaşamını sürdüren İkinci Torun ise geçmişte de günümüzde de aynı kimselerdir. Hattâ adları bile neredeyse aynıdır.  Osmanlıcılar, Nizâm-ı Alemciler, Türk-İslâm sentezcileri  vefâlı ancak gelişime kapalı olan İkinci Torun’un temsîl ettiği kesimlere örnek gösterilebilir.

Üçüncü Torun, kibri yüzünden basîreti kapanmış, ecdâdı hatâları yüzünden hor gören,  gene kibri yüzünden dar ve çarpık bir dünyâya kendisini kapatmış olan torundur. Bana kalırsa, günümüzde kendisini “Kemalist” diye nitelendiren, ancak özünde hiçbir şey olmayan ve Türk târihini 1923 yılı ile başlatıp Türk ırkının  binlerce yıllık mâzisini inkâr eden, Türk milletini Türkiye Devleti sınırları içerisindeki her ırktan insânın toplamı imiş gibi gören, sınırların dışındaki Türklerden haberi bile olmayan, olsa da umursamayan kimseyi temsîl eder.

Türkçüler ise Dördüncü Torun olmalıdır. Türkçü, iz’ân sâhibi, vefâlı, ağırbaşlı olmalıdır.

Dördüncü Torun, “kökü mâzîde olan âtî”nin insânıdır.

Türkçü, ne gündelik yaşamın yalancılığına, dünyânın sahte keremine kanar, ne geçmişten bağlarını koparır, ne de geleceği plânlamaktan geri durur.

Çünkü Türkçü bireysel amaçlar üzerine inşâ edilmiş bir hayatı anlamsız bulur, varoluşunu anlamlı kılabilmek için millî ülküye tutunur.

Düşündüğüm şudur ki; varoluşun, gökten zembille indirilmiş “verili” bir anlamının olmadığına ve Türk ırkının bu anlamı kendisinin yaratması gerektiğine dâir gerçek üzerinden hareket edilmelidir. Varoluşun özünde anlamsız oluşunu kâbullenmek, başlarda bir ürperti ve kaygı yaratacağından, bu durum çok uzun vâdeye yayılarak benimsetilmelidir.

Yaşam, kodlamasını; duygularımız, mâneviyâtımız ve sözde cüz’î irâdemize dayanan seçimlerle gerçekleştirdiğimiz bir tür  yazılım projesine benzetilebilir.

Bu projenin devingen yapıdaki amacı ise, özünde anlamsız olan varoluşu, en azından düşünebilen ve dolayısı ile “anlam” aramaya gereksinim duyan varlıklar için anlamlı kılmaktır.

Dolayısı ile insân, birey olarak bu anlamlandırma sisteminin bir verisi olmakla birlikte; maddî girdilerden mânevî çıktılar üreterek yazılımın yaşam döngüsüne katılımda bulunan biyolojik altyapılı bir otomat sistem olarak yazılımın baş kodlayıcısıdır.

Böyle bir bakış açısından, keşkeler ve maalesefler zaman kaybıdır ve izlememiz gereken yöntem:  “Târihte (bize, şu çağdaki mükemmellik algımıza göre iyi veyâ kötü gibi görünebilecek olan) ABCD şeklinde bir hâdise meydâna gelmiştir. Yazgı ABCD hâdisesini, gelecekte Türkiye Cumhûriyeti’nin temelleri üzerine kurulacak olan Türk Cihân Devleti’nin varoluşu için nasıl bir vesîle olmakla vazîfelendirmiştir ‘acabâ?” diye düşünmek ve geleceği bu uslamlamadan elde ettiğimiz çıkarımlara göre tasarlamaktır.

Bir ülküye imân etmenin ilk koşulu, düşünce yapısını “ne yaptığından” ve kendinden emîn biçimde inşâ etmek, teferruâta takılmadan; hep netîceye, öze odaklanarak ilerlemektir.

Çünkü, tasarımlarımızın içeriği bize târihî süreç tarafından verilir. Bu bilgiler ise bir sonraki Türkçü neslin mantıkî sisteminde yoğrulacak olan verileri teşkîl eder. Veri akışı yolu ile bilgi aktarımına dayanan bu döngü kendisini gerçekleştirilirken siyâsî birtakım teferruât meydâna gelir. İşte biz bunlara “gündelik siyâset” diyor ve bizi asıl “târihî şablona” odaklanmaktan uzaklaştırdığı için bunları teferruât diye nitelendiriyor, küçümsüyoruz.

Zirâ, gündelik siyâset insânlarının sâmîmiyeti, militanı oldukları siyâsî partinin oy yüzdesi ile ölçülürken; bizim sâmimiyetimiz, Türk ırkı için bireysel olarak nelerden vazgeçebileceğimizle ölçülür. Kısacası sâmîmiyet ölçütlerimiz bile ayrı kulvarlardadır.

Ancak, ülkü çerisi olmak ile gündelik siyâset insanı olmak da hür irâdeye dayalı birer seçim değil doğuştanlıkla ilgili bir istidâdın sonucudur; ki zâten başımıza ne geliyorsa hep bu türden bir fıtrî eğilimimiz yüzünden değil midir?

Şüphesiz, Türk ırkını  Doğa Ana’nın sıcacık kollarından, doğal özünden, doğadaki dostlarından uzaklaştırıp; Arabî ağlaklığın, karamsarlığın,  Ortadoğu dedikleri kızıl tamunun içine sürüklemeye ; kısacası kendi bulundukları “esfel-i sâfilîn” konumuna itmeğe uğraşanlar gaflet içerisindedir.

Bu gaflete artık dalâlet de eklendiğine göre; Türk evlâdı içinde bulunduğu ahval ve şerâiti düşünmeden vazîfeye atılmak daha neyi beklemektedir?

Yarın’ın Kurultay Bozkurtları, Aksakallıları şu an Arap ve Yahûdîlerden mürekkeb Sâmî ırkın istilâsı altındaki Türk toprağı Filistin’e, Suriye’ye ve hakkımız olan öteki Türk topraklarına bir kuşatma karârı verdiğinde; Türk askeri, bu karârı uygulama hakkını, söz konusu toprakların Osmanlı’dan bize ırsî yâdigâr oluşundan; cesâretini ise damarlarında akan, Ulu Han Mete’nin askerî mirâsından alacaktır.

İmzâ ve kaynak:Sıradan bir Türkçü çeri

Târih:Tûrân’ın henüz resmiyet kazanmadığı herhangi bir ân.

Cevap yaz



    Belki de; Türkçülerin, Osmanlı hakkında düşüncelerinin ne olması gerektiği yönünde hikayeye benzer anlatımıyla en iyi fikir veren yazıdır.

    Hun33 on 13 Mayıs 2015 yazdı.
    Cevap yaz



  • Yorum yaz

    Türkçü Sözlük kurallarını kabul ediyorum.