Buğra Atsız’ın Ciddiyet üzerine yazısı

Dağ Keçisi  (ciddiyet) takımından olduğum için, bunu kandaşlarımla paylaşmak benim görevim idi:

CİDDÎYET, CİDDÎYET İSTER

Bu ciddî bir yazı değildir. Siyâsî, ilmî, mâlî, edebî, hukûkî, bediî, mimârî, hattâ son zamanlarda askerî vs. sahalarda moloz üretmekten başka birşey üretememiş olan Türkiye Cumhûriyetinin artık ciddîye alınacak hiçbir tarafı maalesef kalmamıştır. Gazetecilerinden birinin “Bayrağımızın yakılmasından gurur duyuyorum, çünki ancak büyük ülkelerin bayrakları yakılır”, bakanlarından birinin sanki uzmanmış gibi davranarak yâhut depremin uzmanlığı olurmuş gibi “Burada bir daha deprem olmaz, herkes evine gitsin” deyip herkes evine gidip bir deprem daha olunca ve onlarca kişi hayatını kaybedince “Ne yâni, göç mü edin deseydim” benzeri sanki başka çâre yokmuş gibi lâflar ettiği ve kimsenin “sen kimsin de deprem hakkında karar veriyorsun?” diye bu adamı sorgulamadığı bir ülke, ülke olma vasfını bile yitirmiş bir müessese manzarası arz etmekten başka bir işe yaramamaktadır. Bu misalleri uzatmak kabil. Ama uzatsak ne olacak ki? Şimdiye kadar yazılanlardan ne ders alındı ki? Türkiyede meşrûtiyet, hürriyet, cumhûriyet filan îlân edildi de, ben hâlâ ciddiyetin neden îlân edilmediğini boşu boşuna da olsa yıllardır merakla kendime sorup duruyorum. Cevâbını en nihâyet geçenlerde buldum. Bütün kabahat Nasreddîn Hoca denen adamda. Daha bindiği eşeğinin önüyle ardını tefrîk edemeyen bu adam bize çocukluğumuzdan beri Türk düşünürlüğünün sembolü olarak takdîm edildi. Dünyânın merkezi neresi diye sormuşlar, bastonuyla yere bir çarpı işâreti çizmiş, burası demiş. Nereden bildin denilince, istersen ölç demiş. Yumurtalarını komşusuna nisbet olsun diye boyayıp daha ucuza sattığına şaşıranlara, ama ben boyadan kazanıyorum demiş. Göle maya çalıp, ya tutarsa buyurmuş vs. vs. .

Bütün bu geri zekâlılık örnekleri de millete, yâni artık millet olmayan topluluğa, muhteviyâtı her fânî tarafından kolayca anlaşılmaması gayrı kaabil-i mümkin derin bir felsefe diye yutturulmuş. Şimdi kalkmışız, akılları henüz başlarında olanları kasdediyorum, bu zırvaları dinleyerek büyüyen bir sürüden habire birşeyler bekliyoruz. Ne mi? Meselâ eşeğinin önü ile arkasını tefrik edememeyi komik bulanlardan arabalarını adam gibi kullanmalarını. Dünyânın merkezinin yere bastonla çarpı konularak gösterilmesini kıvrak zekânın ifâdesi sanan ilim adamlarımızdan Türkiyeye astrofizik veyâ matematik alanlarında Nobel Armağanı kazandırmalarını. Elli yıldır aynı tarz siyâsîlerin artık “ya tutarsa” diye değil, tuttuğunu bildikleri için attıkları palavralara Nasreddîn Hoca hikâyeleriyle büyümüş nesillerin “artık bu gölde bu maya tutmaz, haydi başka kapıya” demelerini. Ama büyük bir sâfiyetle bunları kendisinden beklediğim millet, yâni artık millet olmayan topluluk, bakınız neler yapıyor?

Geçenlerde Vanda epey insanın ölümüne sebeb olan bir deprem meydana geldi. Bermûtad hükûmetin ve mücellâ ve kontrol altındaki basınımızın palavralarına rağmen yardımın zamanında yerine varmadığı ve varanın da asil Kürt kardeşlerimiz (!) tarafından talan edildiği gözlerden kaçmadı. Bu arada Kızılayın az mikdarda da olsa gönderdiği çadırların satıldığından ve birilerinin bu felâketten her zaman olduğu gibi zengin olduğundan hiç şüphem yok. Bu bana eğer yanılmıyorsam 1996da Dinarda meydana gelen depremi hatırlattı. O zamanki cumhûrbaşkanı Demirel felâket bölgesini ziyâret etmiş (Bu gibi felâketlerde devlet başkanı veyâ başbakanların bölgeyi ziyâret etmelerinin sebebini anlamak güç. Eğer yanınızdayız mesajı verilmek isteniyorsa bunu daha organize olmuş yardımla yapmak daha doğru olmaz mı?) ve bütün problemlerinin bir iki hafta içinde hal olabileceği zehâbına kapılmış olan pek muhterem Dinarlılar Demirele il olmak istediklerini ifâde etmişlerdi. Tütünü yok içmeğe, …… fehvâsınca. Çünki il olurlarsa Dinarda bir daha deprem olmayacak, müteahhidler daha az sahtekârlık yapacaklar ve dolayısı ile binalar daha sağlam olacaktı. Hamâkat-ı millîyenin veyâ gayrı millîyenin çok bâriz ve şâheser bir örneğini teşkîl eden bu olaydan sonra daha o zamanlar Türkiyede bulunma gafletinde olan ben Dinarlılara acımayı bırak, öfkelenmemiştim bile. Van depreminde de Gercüşün il olmasını isteyenlerin varlığına dâir haberler çıkmamış mıydı gazetelerde? Demek ki onbeş yıldan beri değişen hiçbir şey yok. Halbuki Gül de deprem bölgesini ziyâret etti geçenlerde. Vanlılar neden daha fazla yardım yerine Gülden ne bileyim, meselâ fay hattının daha güneye veyâ kuzeye alınmasını istemeyi akıl etmediler? Gül mü’mîn bir insan. Etrâfını saran hamâkat çemberini bu işi üç kulhuvallahu ahad bir yallahla hâl edeceği sözünü vererek yarabilir ve hemen Ankaraya dönebilirdi.

Neymiş efendim, bütün bu ve benzeri saçmalıklar eğitim seviyemizin düşük olmasından kaynaklanıyormuş. Pekiyi de o zaman o seviyeyi yükseltmek için çâreler aramak niye aklınıza gelmiyor? Gel de Nasreddîn Hocayı rahmetle anma. (Onun yerine şimdilerde Pennsylvaniada ikâmet eden, mürîdleri hâric eşeği bile olmayan başka bir hocayı koydular gâlibâ, ama bu bir bahs-i diğer).

Eğitim dedim de aklıma geldi. Bir zamanlar adına millî (neresi millî ise) eğitim komisyonu denen bir komisyon vardı. Hâlâ var mı, varsa ne iş görür bilmiyorum. Umurumda da değil. Bu komisyon toplanır, okul çağındaki çocukların problemleriyle ilgilenir ve rapor sunardı. Herhâlde M. E. Bakanına. Bu raporda bir takım tekliflerde bulunulur ve talebelerin durumunun düzeltilmesi için gayret sarfedilirdi. Buraya kadar iyi hoş. Ama getirilen tekliflerden biri (daha 1996 yılında) neydi, biliyor musunuz? Sınıfta kalan talebelerden vergi alınması. (Yeni Yüzyıl, 14 Mart 1996, Perşembe). Şaka değil, açın gazete arşivlerini ve araştırın. Ben komisyonlara her zaman karşı olmuşumdur. Komisyonlar tek başlarına kaldıklarında faydalı iş göremeyen fertlerden oluşurlar. Bu fertler bir araya geldikten sonra da gurup hâlinde uzmanlıkları dışındaki konular hakkında konuşup birşey yapılamayacağına karar verirler. Böylece evvelden basit ve halli kolay olan mesele içinden çıkılmaz bir hâle gelir ve, hadi biraz da ırkçılık yapayım, Arap saçına döner. Yalnız teklifte garibime giden bir yan vardı. Normal olarak sınıfta kalan talebelerden alınacak olan verginin sınıfı geçen talebeler arasında üleştirilmesi gerekmez miydi? Ama bundan hiç söz edilmiyor. Ne biçim demokrasi ise? O zaman teklif edecektim, ama beni nasıl olsa kimse dinlemez diye vaz geçmiştim. Teklifim, sonradan lâf edilmesini önlemek için işin içine para filân gibi ahlâka mugâyır nesnelerin sokulmaması idi. Teklifime göre sınıfta kalan talebe hapse atılacaktı. Hapis müddeti de talebenin sınıfına göre tesbit edilecekti ki, adâlet yerini bulsun. Meselâ 7. sınıf talebesi 7 yıl ağır hapse, 10. sınıf talebesi 10 yıl ağır hapse çarptırılacaktı ki tembellik ne demekmiş anlasın hergeleler. Böylece cezâsını çekip tövbekâr olduktan sonra serbest bırakılan yavrularımız cem’iyyete kazandırılmış birer pırlanta olarak hayatta yerlerini alsınlar. Artık bir daha tembellik etmeyecekleri için de siyâsete atılmaları tercih sebebi olabilir diye düşünmüştüm. Veyâ eğitim şûrâlarında yer almamaları için de hiçbir sebeb olamazdı.

Bir de ıslâhı kaabil olmayan, yâni okul hayatı boyunca sınıfta birden fazla kalan talebeler olacaktı elbette. Suçun tekrârı hâlinde bunların devlet-i ebed müddetimizi ziyâna sokmamak için mahkemesiz îdâm edilmeleri ikinci def’a sınıfta kalmaya mütemâyil hergeleler için caydırıcı olur fikrinde idim. Böylece eğitim sistemimizde büyük ferâhlıklar da ortaya çıkacaktı. Sâdece çalışkan telebelerden müteşekkil okullarımızdan ne gibi âlimler, sanatkârlar, edebiyatçılar vs. çıkardı kim bilir? Ondan sonra gelsin Nobeller. Düşüncesi bile güzel. Neyse ki Nobel Mükâfatını verenler sırf Türklere mahsûs olmak üzere Türk milletine ve devletine sövüp saymak gibi bir iki basit kural koydular da sonunda mükâfat Kürtlere gidecek travmasından paçayı kurtardık. Neydi o günler, Leylâ Zana mı, Yaşar Kemâl mi Nobeli alacak diye hop oturup, hop kalktığımız zamanlar?

Neyse ki artık daha ciddî meselerle uğraşıyoruz. Bedelli askerlik, Abdülmecîd mi anılıyor yoksa Vahdeddîn mi, vicdânî red, komşularla sıfır sorun (güldürme beni Dâvud), Kürtler bize Allahın emâneti meselesi ve bin yıllık kardeşlik palavrası, İsrâile kafa tutmalar vs. vs. Azîz Nesinin haklı çıkması fenâ hâlde mîdemi bulandırıyor.

Yakında bilmem kaçıncı cumhûriyeti îlân edecekler. Ben hâlâ ciddiyetin îlânını bekliyorum. Ölme eşeğim ölme.

Dr. Buğra Atsız
16 Kasım 2011, Kanada

Cevap yaz






  • Yorum yaz

    Türkçü Sözlük kurallarını kabul ediyorum.